Riyazus Salihin, 22. hadis
Canım, ne zaman olsa hazırlanırım
Diyanet baskısında 21. hadis
Arapça metin
Türkçe meal (Kandemir, Çakan, Küçük çevirisi (Erkam Yayınları, 2016), c. I, s. 178)
Kâ’b İbni Mâlik radıyallahu anh gözlerini kaybettiği zaman onu elinden tutup götürme görevini üstlenen oğlu Abdullah’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Tebük Gazvesi’ne katılmadığına dair mâcerasını Kâ`b İbni Mâlik radıyallahu anh’den şöyle anlatırken duydum:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gittiği gazâlardan sadece Tebük Gazvesi’ne katılmamıştım. Gerçi Bedir Gazvesi’nde de bulunamamıştım. Zaten Bedir’e katılmadıkları için hiç kimse azarlanmamıştı. O vakit Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş kervanını takip etmek için yola çıkmışlardı. Nihayet Allah Teâlâ Müslümanlarla düşmanlarını, aralarında verilmiş herhangi bir karar olmadığı halde bir araya getiriverdi. Halbuki ben Akabe bîatının yapıldığı gece, İslâm’a yardım etmek üzere söz verirken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanındaydım. Her ne kadar Bedir Gazvesi halk arasında Akabe gecesinden daha meşhursa da, ben Bedir’de bulunmayı Akabe’de bulunmaktan daha üstün görmem.
Tebük Gazvesi’ne Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte gitmeyişim şöyle oldu:
Ben katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar hiçbir zaman kuvvetli ve zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi’nden önce iki deveyi bir araya getirememiştim. Bu gazvede iki tane binek devesine sahip olmuştum. Bir de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez, bir başka yere gittiği sanılırdı. Fakat bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resûl-i Ekrem durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre hazırlanabilmeleri için Müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber sefere gidecek Müslümanların sayısı çok fazlaydı. Adlarını bir deftere yazmak mümkün değildi.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Savaşa gitmemek için gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet nâzil olmadıkça, işin gizli kalacağı zannedilebilirdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu gazveyi meyvaların olgunlaştığı, gölgelerin arandığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek düşkündüm. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Müslümanlar savaş hazırlığına başladılar. Ben de onlarla birlikte savaşa hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de “Canım, ne zaman olsa hazırlanırım” diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben ise hâlâ hazırlanmamıştım. Yine sabah evden çıktım, hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Hep aynı şekilde davranıyordum. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücâhidler hayli yol almışlardı. Yola çıkıp onlara yetişeyim dedim, keşke öyle yapsaymışım; bunu da başaramadım. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem savaşa gittikten sonra insanların arasına çıktığımda beni en çok üzen şey, savaşa gitmeyip geride kalanların ya münafık diye bilinenler veya âciz oldukları için savaşa katılamayan kimseler olmasıydı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebük’e varıncaya kadar adımı hiç anmamış. Tebük’te ashâbın arasında otururken:
- “Kâ’b İbni Mâlik ne yaptı?” diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime’den bir adam:
- Yâ Resûlallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu, demiş.
Bunun üzerine Muâz İbni Cebel ona:
- Ne fena konuştun! Demiş. Sonra da Peygamber aleyhisselâm’a dönerek, yâ Resûlallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz, demiş. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir şey söylememiş. O sırada çok uzaklarda beyazlar giymiş bir adamın gelmekte olduğunu görmüş:
- “Bu Ebû Hayseme olaydı” demiş. Bir de bakmışlar ki, gelen adam Ebû Hayseme elEnsârî değil mi?
Ebû Hayseme, (bir savaş hazırlığı sırasında) bir ölçek hurma verdiği için münafıklara alay konusu olan zâttır.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime “Yarın onun öfkesinden nasıl kurtulacağım?” dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerden akıl almaya başladım. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anladım. Herşeyi dosdoğru söylemeye karar verdim. Peygamber aleyhisselâm sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye gelerek iki rek’at namaz kılar, sonra halkın arasına gelip otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kimseydi. Hz. Peygamber onların ileri sürdüğü mâzeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selâm verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi; sonra:
- “Gel!”, dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana:
- “Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben de:
- Yâ Rasûlullah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım, ileri süreceğim mazeretlerle onun öfkesinden kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’dan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir zaman da gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım, dedim.
Kâ’b sözüne devamla dedi ki: Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- “İşte bu doğru söyledi. Haydi, kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!” buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları yanıma takılarak: - Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mazeret söyleyemedin. Hâlbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber aleyhisselâm’ın istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Resûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm. Sonra onlara:
- Bana verilen cezaya çarptırılan bir başka kimse var mı? diye sordum.
- Evet. Seninle beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler. Onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.
- O iki kişi kim? diye sordum.
- Biri Mürâre İbni Rebî` el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî diyerek, her biri Bedir Gazvesi’ne katılmış olan iki mükemmel örnek şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem savaşa katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Hatta bana göre yeryüzü bile değişti. Sanki burası benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti. İki arkadaşım boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben ise onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle konuşmazdı. Namaz bittikten sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yerinde otururken yanına gelir, kendisine selâm verirdim. Kendi kendime “Acaba selâmımı alırken dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı” diye sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar ve fark ettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza dalınca bana doğru döner, kendisine baktığım zaman da yüzünü çeviriverirdi.
Müslümanların bana karşı olan sert tutumları uzun süre devam edince, amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû Katâde’nin bahçesine gidip duvardan içeri atladım ve selâm verdim. Vallahi selâmımı almadı. Ona:
- Ebû Katâde! Allah adına and vererek soruyorum. Benim Allah’ı ve Resûlullah’ı ne kadar sevdiğimi biliyor musun? Diye sordum. Hiç cevap vermedi. Ona and vererek bir daha sordum. Yine cevap vermedi. Bir daha yemin verince:
- Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım.
Bir gün Medine çarşısında dolaşıyordum. Medine’ye yiyecek satmak üzere gelen Şamlı bir çiftçi:
- Kâ’b İbni Mâlik’i bana kim gösterir? Diye sordu. Halk da beni gösterdi. Adam yanıma gelerek Gassân Meliki’nden getirdiği bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum. Selâmdan sonra şöyle diyordu:
- Duyduğumuza göre Efendiniz seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, sana izzet ikrâm edelim. Mektubu okuyunca, bu da bir başka belâ, dedim. Hemen onu ateşe atıp yaktım. Nihayet elli gün’den kırk’ı geçmiş, fakat vahiy gelmemişti. Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderdiği bir şahıs çıkageldi.
- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sana eşinden ayrı oturmanı emrediyor, dedi. - Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım? diye sordum.
- Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın, dedi. Hz. Peygamber diğer iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi. Bunun üzerine karıma:
- Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailenin yanına git ve onların yanında kal, dedim. Hilâl İbni Ümeyye’nin karısı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e giderek:
- Yâ Resûlallah! Hilâl İbni Ümeyye çok yaşlı bir adamdır. Kendisine bakacak hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görür müsün? Diye sormuş. Hz. Peygamber de:
- Hayır görmem. Ama katiyen sana yaklaşmasın, buyurmuş. Kadın da şöyle demiş:
- Vallahi onun kımıldayacak hâli yok. Allah’a yemin ederim ki, başına bu iş geleliberi durmadan ağlıyor.
Kâ`b sözüne şöyle devam etti:
- Yakınlarımdan biri bana: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den eşinin sana hizmet etmesi için izin istesen olmaz mı? Baksana Hilâl İbni Ümeyye’ye bakması için karısına izin verdi, dedi. Ben de ona: Hayır, bu konuda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den izin isteyemem. Üstelik ben genç bir adamım. İzin istesem bile Peygamber aleyhisselâm’ın bana ne diyeceğini bilemem, dedim.
Bu vaziyette on gün daha durdum. Bizimle konuşulması yasaklandığından bu yana tam elli gün geçmişti. Ellinci gecenin sabahında, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın (Kur’ân-ı Kerîm’de bizden) bahsettiği üzere canım iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin var gücüyle:
- “Kâ`b İbni Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma gününün geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazını kıldırınca, Allah Teâlâ’nın tövbelerimizi kabul ettiğini ilân etmiş. Bunun üzerine ahâlî bize müjde vermeye koşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci koşup Sel Dağı’na tırmanmış, onun sesi atlıdan önce bana ulaşmış. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi de çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Peygamber aleyhisselâm’ı görmek üzere yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler tövbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Allah Teâlâ’nın seni bağışlaması kutlu olsun” diyorlardı.
Nihayet Mescid’e girdim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâbın ortasında oturuyordu. Talha İbni Ubeydullah hemen ayağa kalktı, koşarak yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhâcirînden ondan başka kimse ayağa kalkmadı.
Râvi der ki, Kâ’b, Talha’nın bu davranışını hiç unutmazdı.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Peygamber aleyhisselâm’a selâm verdiğimde yüzü sevinçten parıldayarak:
- “Dünyaya geldiğinden beri yaşadığın bu en hayırlı gün kutlu olsun!” buyurdu. Ben de:
- Yâ Rasûlullah! Bu tebrik senin tarafından mıdır, yoksa Allah tarafından mı? diye sordum.
- “Benim tarafımdan değil, Yüce Allah tarafından”, buyurdu. Sevindiği zaman Peygamber aleyhisselâm’ın yüzü parıldar, ay parçasına benzerdi. Biz de sevindiğini böyle anlardık.
Resûl-i Ekrem’in önünde oturduğumda:
- Yâ Resûlallah! Tövbemin kabul edilmesine şükran olarak bütün malımı Allah ve Rasûlullah uğrunda fakirlere dağıtmak istiyorum, dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha hayırlı olur” buyurdu. Ben de:
- Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyorum, dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim. Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.
Vallâhi bunu Peygamber aleyhisselâm’a söylediğim günden beri doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi benden daha güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim ki, Peygamber aleyhisselâm’a o sözleri söylediğim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım.
Kâ’b sözüne devamla şöyle dedi: Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeleri indirdi:
“Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin vermesi sebebiyle) Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken güçlük zamanında Peygamber’e uyan muhâcirlerle ensârın da tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara çok şefkatli, pek merhametlidir.
“Hani şu tövbeleri (Allah’ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’tan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hâllerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.
“Ey imân edenler! Allah’ın azabından korkun ve doğrularla beraber olun”
[Tevbe sûresi (9), 117-119].
Kâ’b şöyle devam etti:
Allah’a yemin ederim ki, beni İslâmiyet’le şereflendirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet, Peygamber aleyhisselâm’ın huzurunda doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de helâk olmamaktır. Çünkü Allah Teâlâ şu yalan söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi ve şöyle buyurdu:
“O savaştan kaçanların yanına döndüğünüz zaman, kendilerini hesaba çekmeyesiniz diye Allah adına yemin ederler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden razı olasınız diye size yemin de ederler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah fâsıklardan asla razı olmaz”
[Tevbe sûresi (9), 95-96].
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Biz üç arkadaşın bağışlanması, Peygamber aleyhisselâm’ın yeminlerini kabul edip kendilerinden bîat aldığı ve Cenâb-ı Hak’dan affedilmelerini dilediği kimselerin bağışlanmasından (elli gün) geri kalmıştı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hakkımızda Allah Teâlâ bir hüküm verene kadar bize yapacağı muameleyi tehir etmişti. Nihayet Allah Teâlâ -anlatıldığı üzere- hükmünü verdi. Allah Teâlâ’nın “tövbeleri geri kalan üç kişinin...” diye bahsettiği bu geri kalış, bizim savaştan geri kalmamız değildir; bu, Hz. Peygamber’e gelip yemin ederek mâzeretleri olduğunu söyleyenlerin özürlerini Peygamber aleyhisselâm’ın kabul etmesi, bize yapacağı muameleyi ise geriye bırakması olayıdır.
Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 53. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (9)
Diğer bir rivayet:
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebük Gazvesi’ne perşembe günü çıkmıştı. Sefere perşembe günü gitmeyi severdi” şeklindedir.
Buhârî, Cihâd 103
Başka bir rivayette ise:
“Seferden mutlaka gündüzün kuşluk vakti dönerdi. Dönünce de ilk iş olarak Mescid’e uğrar, iki rek’at namaz kılar, sonra orada otururdu” denilmektedir.
Müslim, Müsâfirîn 74; Ebû Dâvûd, Cihad 166
Kaynak: M. Yaşar Kandemir, İsmail Lütfi Çakan, Raşit Küçük, Riyâzü's-Sâlihîn: Peygamberimizden Hayat Ölçüleri (Tercüme ve Şerh), 8 cilt, Erkam Yayınları, İstanbul 2016, c. I, s. 178, 22 numaralı hadis (yayınevi)
Diyanet İşleri Başkanlığı çevirisi (2015) meali21. hadis, c. I, s. 54Göster
Ka’b b. Mâlik (ra) gözlerini kaybettiği zaman ona eşlik eden oğlu Abdullah şöyle anlatıyor: Babam Ka’b b. Mâlik’i Tebük Seferi’ne katılamayıp, Resûlullah’tan ayrı (nasıl Medine’de) kaldığını anlatırken dinledim, (Allah ondan razı olsun) şöyle demişti: Tebük Savaşı dışında Allah Resûlü’nün hiçbir savaşından geri kalmamıştım. Yalnız Bedir Gazası’nda bulunamamıştım. Bu savaşa katılamadığı için hiç kimse kınanmamıştı. Resûlullah ve Müslümanlar, sadece Kureyş’in (ticaret) kervanını takibe çıkmışlardı. Allah onları, önceden bir karşılaşma planı olmaksızın düşmanlarıyla bir araya getiriverdi. Akabe gecesinde İslâm’a bağlı kalacağımıza söz verdiğimizde Allah Resûlü’nün yanında ben de vardım. Bedir Gazvesi, insanlar arasında her ne kadar Akabe gecesinden daha meşhur ise de, ben Akabe’de bulunacağıma (keşke) Bedir Savaşı’nda bulunsaydım demem. Tebük Seferi’nde Resûlullah’la birlikte savaşa iştirak edemeyişimin hikâyesi ise şöyledir: Hiçbir zaman fizikî ve maddi durumum o günlerdekinden daha iyi olmadı. Bu gazveye kadar hiçbir zaman iki binek sahibi olmamıştım. Bu sırada ise iki binek hayvanım vardı. Ayrıca Allah Resûlü bu gazaya gelinceye kadar, herhangi bir gaza için hazırlandığında gidilecek yeri söylemez, başka bir yere gider gibi görünürdü. Bu sefer çok uzak bir yere hareket ettiğinden ve bu gazayı aşırı sıcak bir mevsimde yaptığından, kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelme ihtimalini dikkate alarak durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre hazırlıkta bulunabilmeleri için Müslümanlara gidecekleri yeri söyledi. Resûlullah’ın ordusundaki Müslümanlar o kadar çoktu ki, isimleri büyük bir kitaba sığmayacak kadar kalabalıktılar. Ka’b sözlerine devam ederek şöyle dedi: Herhangi bir kimse, asker arasından sıvışsa, bu işin vahiy nâzil olmadıkça anlaşılamayacağını zannedebilirdi. (Yukarıda zikrettiğimiz üzere) Allah Resûlü bu seferi, meyvelerin yetiştiği ve (serin) gölgelerin (çok) arandığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara çok düşkündüm. Resûlullah ve onunla birlikte Müslümanlar hazırlığa başladılar. Ben de hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan dönüyordum ve kendi kendime, bu işi ne vakit olsa yapabilirim, diyordum. Bu hâlim devam etti. Herkes işini ciddi tuttu. Derken bir gün Resûlullah Müslümanlarla birlikte erkenden yola çıktı. Ben ise henüz hiçbir hazırlıkta bulunmamıştım. Ertesi gün sabahleyin hazırlık için yine çıktım. Yine hiçbir şey yapmadan evime döndüm. Benim bu hâlim devam etti. İnsanlar orduya erişmek için acele etti, fakat savaş vakti geçmişti. Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm. Keşke yapmış olsaydım, fakat o da mümkün olmadı. Resûlullah bu gazaya gittikten sonra, halk arasına çıktığımda kendime arkadaş olarak ancak münafık damgası vurulmuş kimseleri, yahut Allah’ın mazur gördüğü aciz kimseleri görmek beni kederlendirdi. Allah Resûlü, Tebük’e varıncaya kadar beni anmamış, Tebük’e varınca orada topluca otururlarken:
– Ka’b b. Mâlik ne yaptı, demiş. Bunun üzerine Selimeoğulları’ndan bir adam:
– Yâ Resûlallah, cübbesine ve endamına bakıp gururlanmak onu yola çıkmaktan alıkoydu, demiş. Bunun üzerine Muâz b. Cebel, adama:
– Ne çirkin bir söz söyledin, demiş. Sonra Peygamber’e, dönerek,
– Yâ Resûlallah, Allah’a yemin ederim ki, onun hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz, demiş. Bunun üzerine Allah Resûlü bir şey dememiş. Bu hâlde iken beyaza bürünmüş, serap içinde dalgalanarak gelen bir adam görmüş ve:
– Ebû Hayseme olaydı, demiş. Bir de ne görsün, o adam gerçekten Ensar’dan Ebû Hayseme imiş. Bu zat, bir savaş hazırlığı sırasında, bir sâ’ (ölçek) hurma tasadduk ettiği için münafıklar tarafından alay konusu edilen kimsedir. Ka’b şöyle devam etti:
– Resûlullah’ın Tebük’ten dönüp Medine’ye yöneldiğini haber aldığımda beni bir kaygı sardı. Yalanlar düşünmeye başladım; yarın Allah Resûlü’nün hışmından nasıl kurtulacağım, dedim. Yakınlarımdan aklıma gelenlerin fikirlerine müracaat ettim. Uydurmayı düşündüğüm bütün yalanlar “Resûlullah dönüp geliyor. ” denildiği zaman, kafamdan dağıldı gitti. Nihayet bunların hiçbirisi ile ondan kurtulamayacağıma kanaat getirdim. Ona doğruyu olduğu gibi söylemeye karar verdim. Allah Resûlü döndü. O, seferden dönünce önce mescide uğrar ve orada iki rekât namaz kılar, sonra halkın işlerini görüşmek için otururdu. Resûlullah bu işleri yapınca, sefere katılmayıp, geri kalanlar yanına geldiler, mazeretler ileri sürdüler, onu inandırmak için yeminler ettiler. Bu durumda olanlar seksen küsur kişiydi. Resûlullah bunların zahirde gösterdikleri mazeretleri kabul edip onlarla biat tazeledi ve onlar için istiğfar ederek içyüzlerini Allah’a havale etti. Nihayet ben geldim. Selâm verdiğimde bana (baktı ve) acı acı gülümsedi, sonra:
– Gel, dedi. Bunun üzerine yürüyerek yanına geldim ve önünde oturdum. Bana şöyle dedi:
– Niye savaşa katılmadın. Binek satın almamış mıydın? Ben de şöyle dedim:
– Ey Allah’ın Resûlü, Allah’a yemin ederim ki dünyada senden başka birisine özür beyan edecek olsaydım, mutlaka onun hışmından kurtulmayı becerirdim, zira nasıl söz söyleneceğini bilirim. Vallahi biliyorum ki bugün yalan söyleyip seni memnun edersem de Allah Teâlâ seni bana gücendirebilir. Eğer doğrusunu söylersem sen bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek hakkımda Allah’tan hayırlı sonuç beklerim. Yemin ederim ki savaşa katılmamak için hiçbir mazeretim yoktu. Hiçbir zaman, seninle beraber olamadığım bu zamandan daha güçlü ve zengin de değildim. Resûlullah:
– İşte bu doğru söyledi. Haydi, kalk, hakkında Allah’ın hükmü vahyedilinceye kadar bekle, dedi. Ben de kalktım. Selimeoğullarından birçok kişi peşime takıldı ve:
– Allah’a yemin ederiz ki bundan önce hiçbir günah işlemediğini biliyoruz. Savaşa gitmeyip geride kalanlar gibi Resûlullah’a mazeret beyan edemedin. Suçun için Allah Resûlü’nün istiğfarı kâfi idi, dediler. Beni o kadar payladılar ki, bir ara Resûlullah’a geri dönüp kendimi yalanlamayı düşündüm. Sonra onlara sordum:
– Benimle birlikte bu cezaya uğrayan başka kimse var mı?
– Evet, seninle beraber iki kişi daha cezaya uğradı, dediler. Mürâre b. Rebî’a el-Âmirî ile Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfî, dediler. Bedir Gazası’na katılan ve örnek olabilecek iki iyi ve salih adamın adını bana söylediler. Bunları söyleyince ben yoluma devam ettim. Allah Resûlü, bu gazaya katılmayıp, geride kalanlar içerisinde bizim üçümüzle konuşmayı (insanlara) yasakladı. ” Ka’b şöyle devam etti: “Bunun üzerine ahali bizimle konuşmaktan çekindi ve bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Hatta memleketim bana yabancı gelmeye başladı, tanıdığım yer olmaktan çıktı. Bu şekilde elli gün geçirdik. Diğer iki arkadaşıma gelince, onlar sindiler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben bunların en genci ve en ısrarcısı olduğumdan evimden çıkar, cemaatle namaza gelirdim ve çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle konuşmazdı. Resûlullah’ın yanına gelir ve namazdan sonra oturduğu yerde ona selâm verir de kendi kendime, “Acaba selâmımı almak için dudaklarını kımıldattı mı?” der, sonra ona yakın bir yerde namaz kılar (ve namaz içinde) Peygamber’e gizlice bakardım. Namaza daldığımda Allah Resûlü bana bakar ve kendisine baktığım zaman da benden yüzünü çevirirdi. Müslümanların bu suretle benimle ilişkiyi kesmeleri uzun sürünce, gidip en çok sevdiğim kişi olan amcamın oğlu Ebû Katâde’nin bahçesinin duvarını atladım ve ona selâm verdim. Vallahi o da selâmımı almadı. Bunun üzerine:
– Ey Ebû Katâde, Allah için sana soruyorum. Allah’ı ve Resûlü’nü ne kadar çok sevdiğimi biliyor musun? Sustu, sorumu tekrarladım ve “Allah için sana soruyorum. ” dedim. Yine sustu. Yine sorumu tekrarladım: “Allah için sana soruyorum. ” dedim.
– Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Bunun üzerine gözümün yaşı dolup taştı, arkama dönüp bahçeden uzaklaştım. (Günün birinde) Medine çarşısında geziyordum. Yiyecek satmak için Medine’ye gelen Şamlı çiftçilerden birisi:
– Ka’b b. Mâlik’i bana kim gösterir, diyordu. Halk da beni gösterdi. Yanıma geldi ve bana Gassân Meliki’nin mektubunu verdi. Ben de eli kalem tutanlardan olduğum için mektubu okudum. Şöyle diyordu: “Selâmdan sonra derim ki, efendinin seni sıkıntıya soktuğunu haber aldım. Allah seni hukukun çiğnendiği ve kıymetin bilinmediği bir yerde bırakmasın. Yanımıza gel, sana eşit muamele ederiz. ” Mektubu okuyunca bu da bir bela dedim ve mektubu ateşe atıp yaktım. (Durumumuzla ilgili) vahiy gelmeksizin elli günün kırkı geçince Allah Resûlü’nün elçisi geldi:
– Resûlullah sana eşinden ayrı oturmanı emrediyor, dedi. Bunun üzerine:
– Ne yapacağım, onu boşayacak mıyım, dedim.
– Hayır, ondan ayrı oturacaksın, ona yaklaşmayacaksın, dedi. Peygamber iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi. Bunun üzerine eşime, anne ve babasının yanına gitmesini söyledim ve “Allah, bu konuda bir hüküm verinceye kadar onların yanında otur. ” dedim. Hilâl b. Ümeyye’nin eşi, Allah Resûlü’ne geldi ve:
– Yâ Resûlallah, Hilâl b. Ümeyye düşkün bir ihtiyardır. Hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görür müsünüz, dedi. Peygamber:
– Hayır, görmem fakat sana yaklaşmasın, dedi. Kadın da şöyle cevap verdi:
– Vallahi onun kımıldayacak hâli yoktur. Allah’a yemin ederim ki, başına gelen o durumdan beri hiç durmadan ağlıyor, dedi. Ka’b şöyle devam etti: Ailemden bazıları;
– Eşin için, Resûlullah’tan izin isteseydin olmaz mı? Hilâl b. Ümeyye’ye hizmet etmesi için onun hanımına izin vermiş, sen de hanımın için izin istesen ya. ” dediler.
– Ben gencim, bu hâlimle izin istersem bilmiyorum ki Allah Resûlü bana ne der, dedim. Bu şekilde de on gün kaldım; halkın bizimle konuşmalarının yasaklandığı günden itibaren elli gün geçti. Ellinci gecenin sabahında evlerimizin birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın bizimle ilgili olarak andığı üzere canımın sıkıldığı ve yeryüzü genişliğine rağmen, bana dar geldiği hâlde otururken Sel Dağı’nın tepesinde birisinin bağırdığını işittim. Çok yüksek bir sesle “Ey Mâlik’in oğlu Ka’b, müjde müjde!” diyordu. Bunun üzerine kurtuluş gününün geldiğini anladım ve secdeye kapandım. Resûlullah, sabah namazını kılınca, tövbemizin Allah tarafından kabul edildiğini halka ilan etmiş. Bunun üzerine ahali müjdeli haberlerle bize koştular. İki arkadaşıma da müjdeler gitti. Biri bana atla koştu. Eslem’den bir adam da benim tarafıma yaya koştu ve adı geçen dağa çıktı; bunun sesi atlıdan evvel bana ulaştı. Sesini işittiğim adam gelip beni müjdeleyince sırtımdaki iki elbiseyi de çıkardım ve müjdesine karşılık olarak ona giydirdim. Allah’a yemin ederim ki, o gün bundan başka elbisem de yoktu. Emanet iki elbise alıp onları giydim. Allah Resûlü’nü görmek için yola düştüm. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor; tövbemin kabulünü tebrik ediyorlar ve “Allah’ın affı sana kutlu olsun. ” diyorlardı. Mescide girdim. Resûlullah cemaatin ortasında oturuyordu. Talhâ b. Ubeydullâh (ra) kalktı ve koşarak gelip elimi sıktı, beni kutladı. Allah’a yemin ederim ki muhacirlerden Talhâ’dan başkası kalkmadı. Ka’b, Talhâ’nın bu nezaketini hiç unutmazdı. Sözlerine şöyle devam etti: Allah Resûlü’ne selâm verdiğimde sevincinden yüzü parlıyordu ve şöyle dedi :
– Annenin seni doğurduğundan beri yaşadığın günlerin en hayırlısı ile seni müjdelerim.
– Yâ Resûlallah, sizin tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı, dedim.
– Benim tarafımdan değil, Aziz ve Celil olan Allah’ın katından, dedi. Sevindiği zaman Allah Resûlü’nün yüzü daha da nurlanır, hatta ay parçası gibi olurdu. Çok sevindiğini bundan anlardık. Resûlullah’ın önüne oturduğumda:
– Ey Allah’ın Resûlü, tövbemi tamamlamak için bütün malımı Allah ve Resûlü uğrunda tasadduk edeceğim, dedim. Peygamber,
– Malından bir kısmını çoluk çocuğun için bırakman daha hayırlıdır, dedi. Ben de;
– Hayber’deki hissemi onlara bırakıyorum yâ Resûlallah! Allah beni ancak doğru sözlülüğüm sayesinde kurtardı. Hayatta kaldığım müddetçe hep doğruyu söylemek de tövbemin tamamıdır, dedim. Allah’a yemin ederim ki Resûlullah’a bu sözleri söylediğim günden beri doğru sözlülük yüzünden Allah Teâlâ’nın, kimseyi benden daha güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yine yemin ederim ki Resûlullah’a bu sözleri söylediğim günden bugüne kadar bilerek hiç yalan söylemedim, kalan ömrümde de Allah Teâlâ’nın beni yalandan koruyacağını umarım. Ka’b devamla şöyle dedi : Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: “And olsun, Allah, Peygamber’in ve içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, güçlük anında ona uyan muhacir ve ensarın tövbelerini kabul etti. (Evet) bir kere daha onların tövbelerini kabul etti. Çünkü o, onlara karşı çok esirgeyendir ve çok merhamet edendir. Savaşa katılmayıp geride kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah’(ın azabın)dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. Ey iman edenler, Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. ” meâlindeki âyetleri inzâl buyurdu. Ka’b şöyle devam etti: “Allah’a yemin ederim ki Cenâb-ı Hak beni, İslâm nimetine mazhar ettikten sonra, Resûlullah’ın huzurunda doğru söylediğimden dolayı, yalan söyleyip helâk olanlar durumuna düşmekten kurtararak bana bundan daha büyük bir nimeti vermedi. Vahiy nâzil olduğu zaman da Allah Teâlâ, yalan söyleyenler hakkında kimseye söylemediği ağır sözü söyledi. Ve şöyle buyurdu: “Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerine ilişmemeniz için size Allah adıyla yemin edeceklerdir. Artık onlara ilişmeyin. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden razı olasınız diye size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz. ” Ka’b sözlerini şöyle bitirdi: “Biz üçümüz, Resûlullah’ın yeminlerini ve biatlarını kabul edip istiğfar ettiği kimselerden geriye bırakılmıştık. O, bizim durumumuzu geri bıraktı ve nihayet Allah Teâlâ bu hususta yukarıdaki şekilde hüküm verdi. Allah Teâlâ “Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. ” buyurdu. Allah’ın zikrettiği bu “ayrılış”tan maksat, bizim gazadan geri kalmamız değil, aksine Peygamber’in, kendisine yemin edip özür beyan edenler içerisinden özürlerini kabul ettikleri kimselerin durumunu bizim durumumuzdan ayırıp geriye bırakmasıdır. ” (B4418 Buhârî, Megâzî, 80; M7016 Müslim, Tevbe, 53) Diğer bir rivayette; “Peygamber, Tebük Seferi’ne perşembe günü çıktı. Yola perşembe günü çıkmayı severdi. ” (B2950 Buhârî, Cihâd, 103) Başka bir rivayette, “Ancak gündüzün, kuşluk vakti seferden evine dönerdi. Seferden döndüğünde ilk önce mescide girer ve iki rekât namaz kılar, sonra orada (biraz) otururdu” denilmektedir.
M1659 Müslim, Müsâfirîn, 74
Kaynak: M. Emin Özafşar, Bünyamin Erul (çev.), Riyâzü's-Sâlihîn: Metin ve Çeviri, 3 cilt, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2015, c. I, s. 54, 21 numaralı hadis.
Atıf ve kaynak gösterimiAPA, BibTeX ve düz metin biçimlerinde kopyalayın.Göster
Atıf ve kaynak
İhtiyacınıza uygun formatı tek tıkla kopyalayın.
APA
Hadis Kitapları. (2026). Riyazus Salihin, 22 Nolu Hadis. Riyazus Salihin. https://hadiskitaplari.com/riyazus-salihin/tovbe/22
BibTeX
@misc{hadiskitaplari_riyazus_salihin_22_nolu_hadis_2026,
author = {{Hadis Kitapları}},
title = {Riyazus Salihin, 22 Nolu Hadis},
year = {2026},
url = {https://hadiskitaplari.com/riyazus-salihin/tovbe/22},
note = {Kaynak: Riyazus Salihin}
}Düz metin
Hadis Kitapları. "Riyazus Salihin, 22 Nolu Hadis". Riyazus Salihin. https://hadiskitaplari.com/riyazus-salihin/tovbe/22