Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: Nebie Yahudilerden birbiriyle zina etmiş bir erkekle bir kadın getirildi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Yahudilere "Sizler zina edenlere ne yapıyorsunuz?" diye sordu. Onlar "Bizler onların yüzlerine kömür sürüp karartıyor ve onları (bir merkeb üzerine ters bindirip sokaklarda dolaştırmak suretiyle) aşağılıyoruz" dediler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Eğer doğru sözlü iseniz o zaman Tevrat'ı getirip, onu okuyun"(Al-i İmran 93) ayetini okudu. Yahudiler Tevrat'ı getirdiler ve kendisinden razı bulundukları bir adama "Ya A'ver! oku!" dediler. O da Tevrat'tan recm ayetine kadar okudu ve oranın üstüne elini koydu. (Abdullah b. Selam ona) "Elini onun üstünden kaldır!" dedi. O da elini kaldırdı. Bir de baktık ki orada recm ayeti parlayıp durmaktadır. Bunun üzerine Abdullah b. Selam "Ya Muhammed! Şüphesiz bunlar üzerine taşlanmak cezası vardır. Fakat bizler recm ayetini aramızda gizliyorduk" dedi. Akabinde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem zina edenlerin taşa tutularak recm edilmelerini emretti. İbn Ömer "Ben onların recm edilmelerini gördüm. Erkek, kadını taşlardan korumak için üzerine eğiliyordu" demiştir.
Fethu'l-Bârî Açıklaması
"Arapça ve başka dillere ... " Yani Arapça ve başka dillere tefsir edilmesi. Kısacası Arapça olan bir metni İbranice veya İbranice olan bir metni Arapça ifade etmek caizdir. Söz konusu caizlik, o dili anlamama ile kayıtlı mıdır yoksa değil midir sorusuna çoğunluk, caizliğin bununla kayıtlı olduğunu söylemiştir. Çünkü Yüce Allah "Eğer doğru sözlü iseniz o zaman Tevrat'ı getirip onu okuyun" buyurmuştur. Bu ayetin Tevrat'ın İbranice olduğuna delaleti şu açıdandır. Yüce Allah, Araplara İbranice bilmedikleri halde Tevrat'ın okunmasını emretmektedir. Bu, İbranice olan Tevrat'ın Arapça ifade edilmesine izin verildiği anlamını taşır.
İmam Buhari daha sonra bu konuda üç hadise yer verir. Birinci hadis İbn Abbas'ın "Bana Süfyan b. Harb'ın nakline göre Bizans Kayser'i Herakleios kendi tercümanını çağırmış, şeklindeki ifadesidir." Küşm!henl'nin rivayetinde "tercümanehu" kelimesi "bi tercümanih!" şeklinde yer almaktadır. Buradaki hadis, Bed'ü'l-Vahy ve başka daha birçok yerde geçen uzunca hadisin bir kısmıdır. Bu hadisin açıklaması kitabın baş tarafında, Al-i İmran suresinin tefsirinde geçmişti. Hadisin başlığa delaleti şu açıdandır: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Herakleios' e Arapça mektup yazmıştı. Herakleios'un dili Rumca idi.
Hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mektupta yazılanları tebliğ etme durumunda mektubu gönderdiği kişinin anlaması için onun diline tercüme eden kimseye itimat ettiğine işaret vardır. İmam Buhari Halku Ef'ali'lİbad isimli eserinde Herakleios olayını, kıraatin okuyanın fiili olduğu yolundaki görüşüne delilolarak göstermiştir ve şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Kayser' e yazdığı mektubunda; Bismillahirrahmanirrahim diye yazmış ve mektubu Kayser'in tercümanı Kayser'e ve arkadaşlarına okumuştur. Hiç kuşku yok ki kafirlerin kıraati onların kendi amelleridir. Okunana gelince o Allah Teala'nın kelamıdır ve mahluk değildir.
İbn BattaI şöyle demiştir: Kur'an'ı -meselş.- Farsça okumak caizdir diyenler bu hadisi görüşlerine delil olarak göstermişlerdir. Bu görüşü, Yüce Allah'ın -Nuh aleyhisseli\m ve başkaları gibi- ana dili Arapça olmayan Nebilerin ifadelerini apaçık Arapça olan Kur'an'ın diliyle nakletmesi teyit etmektedir. Onların bir diğer delilleri de Yüce Allah'ın "li unzirakum bihı ve men belağ=Bu Kur'an, bana kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu"(En'am 19) ayetidir. İnzar, ancak onların anladıkları kendi ana dilleriyle yapılabilir. Netice olarak her dili konuşanın kıraati, kendi lisanıyla olmalı ki o dil ile inzar gerçekleşmiş olsun.
İbn BattaI şöyle der: Bunun caiz olmadığını düşünen bilginler ise şöyle cevap vermişlerdir: Nebiler ancak Yüce Allah'ın Kur'an'da onlardan naklettiği şeyleri konuşmuşlardır. Bunu kabuI ediyoruz. Fakat Yüce Allah'ın onların sözlerini Arap lisanıyla aktarmış, sonra bizden de indirdiğini okuyup, onunla ibadet etmemizi istemiş olması mümkündür. İbn BattaI bundan sonra -meselş'- Fars diliyle kıraatte bulunan kimsenin kıldığı namazın caiz olup olmadığı noktasındaki ihtilafları nakleder. Yabancı dille ibadete, Arapçasına gücü yettiği halde değil, aciz iken cevaz verenler olduğu gibi, genel olarak cevaz verenler de vardır.
İbn BattaI bu konuyu uzun ;ızun ele alır. Anlaşılan arada fazilet farkının olduğudur. Kur'an okuyan kimse, Arap diliyle okumaya kadir ise Arapçayı bırakıp, başka dilden Kur'an okuması caiz olmadığı gibi, namazı da caiz değildir. Arap dilini telaffuz edemiyor ise namaz dışında olduğu takdirde kendi lisanıyla Kur'an'ı okuması yasak değildir, çünkü kişi mazurdur ve böylece yapması ve yapmaması gereken şeyleri bellemeye ihtiyacı vardır. Namaz içinde ise Yüce Allah ona kıraate bedel başka bir yoI göstermiştir. Bu da zikirdir. Arap olmayan kimsenin zikrin her kelimesini telaffuz etmekten aciz olması söz konusu değildir.
Kişi o kelimeyi söyler, tekrar eder ve namazda okuması gereken kimse açısından öğreninceye kadar bu caizdir. Buna göre bir kimse İslama girse veya girmek istese kendisine Kur'an okunsa ancak o bunu anlamasa Kur'an'ın ahkamını öğrenmesi veya kendisine delil sunulup, böylece İslama girmesi için Kur'an'ın kendi dilinde ifade edilmesinde bir sakınca yoktur